
yokluğuna alışamam yokluğun ölüm
Gülleri sana bırakıp dikenlere gidiyorum
Gidiyorum bütün acılarımı vurup sırtıma
umutları bırakıp başucuna
ıtırları, menekşeleri, kırgüllerini bırakıp
şiirlerimi sarıp bohçama
yüreğimin yangınına gidiyorum
hoşca kal usulboylum, güzel gözlüm hoşca kal
gidiyorum
gözyaşlarımı papatya diye saçlarına takıp
yüreğimdeki yağmurlarla bir ırmağa akmaya gidiyorum
içimde yeşerttiğim tüm çimenler sana kalsın
sana kalsın baharçiğdemleri, kırgelincikleri, kırkkanatlılar
gülleri sana bırakıp dikenlere gidiyorum
gidiyorum
başımda gam gözlerimde nem
bütün hatıraları bırakıp geride
usulca çekip kapıyı ardımdan
alıp başımı gidiyorum buralardan
şafak sökmeden kimseler görmeden
yağmurun yağmadığı çöllere gidiyorum
sevgi dolu yüreğimi bir ıssızda yakmak için
hoşça kal suyundan çimdiğim dere
kana kana içtiğim pınar
sayki yaşamadım bu yerlerde
nazlı çiçeklerini okşamadım baharın
bozguna uğramış bir bostanın hüznüyle
bir yaprağın ürpertisine yazıp ömrümü
çekip gidiyorum buralardan
gidiyorum
bir bilinmeze doğru
hem yol, hem yolcu olmaya
acılarımla başbaşa kalmaya gidiyorum
bütün yıldızları takıp kanatlarıma
bir kelebek gibi özgür olmaya gidiyorum
Yüreğimin sızılarında damıttığım her şiiri bin kez öperek
ve sökerek sevgiden yana ne varsa göğsümde
gecelerin zifiri saçlarında kaybolmaya
bir ceylanın gözlerinde ağlamaya gidiyorum
bütün borçlarımı ödedim alacaklarımı erteledim
artık ne diyecek bir sözüm kaldı sevdiklerime
ne okuyacak bir şiirim
gözlerimin içindeki iki damla gözyaşı gibi
bakmadan ardımdaki uçurumlara
alıp götürüyorum yüreğimdekileri de
hoşca kal usulboylum, güzel gözlüm hoşca kal
yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde.
Hele hele benim aşkımı
yerden yere vurup,
nasıl kırmıştı kalbimi zalim.
Dudaklarından dökülen acı sözleri;
öyle ki, bugün bile unutamadım.
Ne tebessümdü o, zehirden beter.
Her olayda içim paramparça,
gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu.
Yorgun düşerdim onsuz geçen,
onunla dolu, koyu siyah gecelerden.
Pişmanlıktan kendime lanetler eder,
sevgimi söylediğim günü düşündükçe,
kaleme sarılıp yazardım ona nefretin
aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı.
Derdim ki; alın yazımdı,
onbeşimin çocuksu aşkıydı.
Nasıl da gülerdi canı istedi mi...
En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir,
ardından bir uçurumun kenarına
yapayalnız bırakır giderdi.
Ben çaresiz, ben yorgun,
ben bıkkın bu sevdadan.
Ah bilirdi o insafsız,
diri diri yanardım o böyle yaptıkça...
Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda;
onda ne bulduğumu bugün bile bilemem.
Ama o günlerde hayatımın amacı,
varolma gibi gelirdi bana.
Çocukluk mu, yoksa gençliğimin
safça tutkusu muydu bu
kölesiye bağlanış,
içten içe kopan fırtınalar,
bu delice yakarış?
Kimbilir, belki de
sevilmeye muhtaç bir kalbin
bitmek bilmeyen kaprisi...
Ondan hiçbir şey istememiştim.
Sadece sevgi...
Evet, şimdi yıllar sonra ben,
onu düşünüyorum ilk defa
kucağımda resimler, hatıralarla.
Hava yine soğuk, yine kasvetli
gözleri gözlerimde yine
sevgi, derin yüreğimde.
Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım,
ağladım saatlerce.
Bu onun \"ölüm yıldönümü\"dür.
17\'sinde toprakla kucaklaşan,
o zalimin hikayesidir anlatılan.
Bir melodidir kırık, umutsuz...
Doldururken sensizlik o an odayı
gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı.
Bir feryat yankılanmıştı acı dolu
tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda.
Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu.
Benim kadar çaresizdi her köşe.
Kendi kendime konuşarak
yaklaştım sırasına;
\"Sen ölemezsin;
canımsın, sevgimsin, emelimsin
Dileğince nefret et, alay et duygularımla
Kızmam sana
Ama ne olur bir yalan olsun,
acı bir şaka.
Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun.
Herşeyini özledim...
Allahım son defa göreyim yeter bana\"
Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü
ta ki, ölümün o sinsi kokusunu
içimde duyana kadar.
Hıçkıra hıçkıra ağladım,
sıraya kazıdığın ismini öptüm.
Sonra, ona ait birşeyler bulmak için
aradım her köşeyi...
Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa,
rengi solmuş.
Yazı, onun yazısı.
Bir mektuptu, özenilerek yazılmış,
belki de çok emek verilmiş her satırına...
Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi.
Korkakça, kaybolmasından korkarak,
acıyla okudum her cümleyi
kalbimde büyüyen bir özlemle...
Hele hele o ilk satırı...
Öyle ki, bugün bile unutamam,
okudukça ağlarım.
"İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş
bir tanem, AFFET BENİ !!!..."
Öyle Sevin ki..
Öyle birini sevin ki , gün onunla başlasın. Gözleriniz uykudan uyandığında aklınıza ilk gelen, "sevgili, ey sevgili, canım sevgili" derken; yüreğiniz, şiiriniz dudağınızdaki terennümünüz o olsun. Ağaçlar, yaseminler, yediverenler, günebakanlar onun kokusunu sunsun benliğinize. Gün yine onunla bitsin. Güneş guruba yürürken, uyurken ve de "seni seviyorum" derken alternatifsiz o olsun.
Öyle birini sevin ki , çünkü süz, fakatsız, maalesef siz olsun. Yağmurda gökkuşağınız, baharda sevdanız, yokluğunda varlığınız, gözyaşınızda inciniz olsun. Öyle birine tutulun ki, aramak için uzaklara gitmeyeceğiniz kadar sizin olsun. Ne zaman aşktan, yardan yana söz duyarsınız kalbiniz çıldırmışçasına onun için gümbürdesin. Onun estirdiği karayel samyeline, şekva şükrana, karanlıklar aydınlığa dönüşsün. O varken "ümitsizlik" pılını pırtısını toplayıp gitsin. Onunla zorluklar kolay olsun. Ve de o varsa her şey var olsun.
Öyle birine yürekten sarılın ki, aranızdan rüzgar dahi geçemesin, kıyametin ayak seslerini duysanız bile o varsa yanınızda umurunuzda olmasın.
Öyle birine müptela olun ki, o kalbinizden çıkarsa şayet ruhunuz bedeninizden sökülecekmişçesine olsun. " Seni seviyorum" diyemediğiniz zamanda gözleriniz, ciğeriniz, ruhunuz sevginizi söyleyip dursun.
Öyle birine bağlanın ki, yüreğinizin adımları onun adına yürüsün. İçinizden geçen şarkı o olsun ve de "İçimden geçen şarkı gittiğinde ne yaparım ben!" diyebilirsiniz.
Öyle birine gönül verin ki, gönlünüz onun ardından koşsun, önünde hiçbir mani olmasın.
Öyle birine meftun olun ki, şiirinizin ilhamı, duanızın kaynağı "seviyor sevmiyor lara" gerek kalmasın onun da sizi sevdiği biri olsun .
Öyle birine vurulun ki, "ben seni fakatsız,nedensiz,çünkü süz seviyorum." Bakma sen şimdiki zaman eki kullandığıma. En geniş zaman olan sonsuz geniş zamanla diyorum ki "seni seviyorum". Adının geçmediği sözü sükut sayıyorum. Seni ölesiye ve öylesine çok seviyorum ki birbirimizi bağlayan ipler görülmeyecek kadar seninim ben. Canımı da ,yolumu da ,gönlümü de yoluna döşedim. Bittiğim gün kalbimden çıktığın gündür. Canım benim, ben senin bana zor gelen taraflarını da seviyorum, her şeyinle; bilmediğim bilsen ürkeceğim, anlamadığım, anlayamayacağım yanlarınla seviyorum. Seni ismin ne "de" haliyle ne de "e" haliyle seviyorum. Seni yalın halinle seviyorum. Ben seni sevdiğim yerdeyim, her yerdeyim haykırabilirsiniz.
İşte böyle birini sevin...
Hep aynı soruları soruyorum kendime... Aynı sorular fakat farklı kelimelerle... Gece yarısı kimsesiz yatağımdan kalkıp, gün doğana kadar havada asılı kalmış, duvarlara kazınmış anıları seyrederken hep o bildik soruları farklı kelimelerle soruyorum kendime... Görüntülerden, yapaylıktan sıyrılan acım yeni bir yüz giyiyor ve imgelere hapsolmuş beynim vücuduma hükmedemiyor... Zaman zaman bir şarkının notalarında bulduğum huzur bir anda dağılıveriyor ve ben yine yapayalnız kalıyorum.
Bazen bir ağrı saplanıyor gözlerime, düşlerim geçiyor aklımdan... Hele gökyüzünün lacivert gözlerini seyrederken elele tutuşmuş iki yıldız görürsem, içimdeki deli rüzgar birden kesiliveriyor ve ben geceye donuk gözlerimle bir selam verip, buz gibi kollarıyla beni sarmaya hazır duran yatağıma dönüyorum. Gündüzleri aç bir koşuşturmacanın içine düşünce, istemesemde takılıveriyor gülümseyen maskem yüzüme ve ben sırıtıyorum yalnızca... Binlerce düşünceyle bastırdığım duygularım ancak gece olunca bir kaç değerli düşüncemle birleşiyor ve bu yalnızlığımın sebebini soruyorlar bana... Cevap veremiyorum... Odamın artık bomboş olan duvarlarında saklanacak bir fotoğraf bulamıyorum ve soğuk camlarda kendi ellerime dokunuyorum... Biliyorum, bir gün yıkılacak bu duvarlar, bir gün farklı soruları aynı kelimelerle bile sorabileceğim kendime... Bir gün etrafımda uçuşan görüntüler siliniverecek ve acım sahte giysilerini üzerinden çıkartıp dağılacak... Çünkü bir zamanlar umutlarımı alıp götüren nehir, bir gün onları bana geri getirecek... Bütün bunlar hayal olabilir farkındayım, boş bir umut parçası... Ama son umudum koca bir yalan da olsa ona inanmalıyım. Bu, benim tek gerçeğim olmalı...
Güneş doğuyor... Bu gün ondan erken uyandım. "Günaydın!" diyorum sabaha... Seni düşünüyorum... Karanlık yavaş yavaş dağılırken, gecenin kırmızı kanatlı yanan martıları yerlerini kırlangıçlara bırakırken, içimde bir demet kır çiçeği gibi binbir tutam umutla bulutları kokluyorum. Parmaklarımla yüzüme dokunuyorum, yanağımdan senin izlerin bulaşıyor elime... Parmaklarım sen kokuyor... Seninle birlikte içime bahar geliyor... Ağlıyorum; uzun zamandır ağlayamamış olmanın verdiği coşkuyla, umutla, tenimin her noktasında hissettiğim bir buruklukla ağlıyorum! Seni düşünüyorum... Sesini, kokunu, ellerini, aklımdan çıkartamadığım saçlarının yağmur kokusunu... İlk defa gözyaşlarıma dokunmaktan korkmadım, ilk defa kirpiklerime konan serçeleri kovalamadım. Uzun zamandır ilk kez dosttum kendimle... İlk kez güzel günlerin varlığına inandım. Umut doldu içim... Güneşe uzanıp ellerini tuttum, tenini kokladım. Sonra beni izleyen kelebeklerden utanıp odama kaçtım
HÜZÜN SAVAŞI
Hüzün, çevirdi etrafımızı; derin bir hazla
Delinmez ağ ördü çevremize, yavaşdan yavaş!
Temeli; mazi derinliğince, üstü; istikbal
Kadar yüksekçe bir seddir gayrı, gel de bunu aş!
Çekeriz, zaten aşinayızdır bunca senedir
Dostça uzatırız elimizi, dokunuruz; taş!
Henüz sönmemiş umudumuzun uzaktan, şuhca
Göz kırpan yıldızlarıdır yalnız, bize arkadaş
Budur bizi hüzne asi eden; hala bir umut!
Bu; nöbetine tutulduğumuz afyon ve haşhaş
İç içe gönlümüze öğerler, ince bir zevkle
Hüzün; çalan yanık bir bestedir, tevekkül; nakkaş!
Bazen daraltır sınırlarını; sıkar da sıkar
Teskin etmek için yalvar, ağla, uğraş ha uğraş!
Savaş hüzünle değildir dostum, onu yeneriz
Özümüz kılınç çalar ya bize, bu gerçek savaş!
Kendi kendimizle didişiriz.. İşte bu var ya!
Delinmez ağ ördü çevremize, yavaşdan yavaş
Suskunluğu bilir misin?.. Bir anda hayattan kopup nefis bir sessizlik senfoninin ortasında buluvermek kendini... Suskunlukları bilir misin?.. Ansızın kesilen konuşmaların ardından kulaklarının nasıl da uğuldadığını?.. Solukları duyarsın sadece... Kelimelerin eksik kaldığı anlarda susar insan... Seni öylesine seviyorum ki; bunu kelimelerle ifade edemiyorum ve susuyorum. Gözlerime bak anlarsın! Oradan bir pencere açıyorum, senden bana doğru; süzülebilirsin içeri istersen... ve penceremi açtıktan sonra susuyorum... Susuyorum, duyarsın!..
!..
Susarsın... Susarsın ama!!! Anlamsız sesleri duyumsamaya başlarsın bu sefer de... Bütün enstrümanlar vardır ama şef yoktur. Kelimeler peşi sıra çıkar, cümleler kurulur tumturaklı, anlamsız... Anlam yüklemeye çalıştığın her cümle, bir öncekini daha da anlamsız hale getirmeye başlamıştır bile... Şefsiz bir orkestradan baş döndüren bir senfoni bekleyemezsin ki!.. Sonra anlamsızlıkları sıralayıp, onlara sahte anlam elbiseleri giydirmeye başlarsın; rüküş olurlar. Cımbızla ararsın içlerinden anlamlı kelimeleri seçmek için... Karanlık bir odada bulmaya çalıştığın bir ışık; göremezsin... Cam kırıkları gibi beynine saplanan kıymık kelimeler; kanatır, hissedemezsin... Yaşlar hücum eder gözpınarlarına, ağlayamazsın!..
Ayna yazılar vardır; ruhuna çevrilmiş... Bakmayı bilebilirsen kıymetli kelimeler... En kuytu köşelerinde yapacağın bir gezinti kendine bile itiraf edemediklerini çıkarıverir günyüzüne... Karanlığa güneş açar ve sersemce fikirlerin yere basmaya başlar. İşte o zaman... Ne suskunluğun anlamı, ne seslerin karmaşası kalır. Sadece, "beyazın üstüne siyah"...
osman sayhan
Dikenlerin ayaklarıma değil de yüreğime batmakta gecenin şımarıklığında
Hüzün yalnızlığıma ekmeğini doğrayıp katık niyetine sunarken bana
Kızılcık şerbetini bal diye sunmanın adı misafirperverlik mi senin lügatında
Yalnızlık dilimde ağıda dönüşürken kulaklarımda sesinin yankılanması adalet mi
Yüreğim sevgine müebbet yerken senin bu vurdumduymazlıkların mı aşkın ta kendisi
Artık misafir etmeyi sevmiyor musun sevgi sözcüklerini yüreğinin en güzel köşesinde
Yoksa yüreğin mi tükendi sevgiye
Ey aşk kavuşmak yoksa sana bu alemde, neden hala yüreğimde tadın var
Ayart azraili de ya yürekteki sevdayı öldürsün ya da bedendeki ruhu kurtarsın
Sensizliğin dayanılmazlığı şah damarıma vururken, bedenim isyanları oynamakta
Ey aşk ya sen gel ya da beni yanına al...
Bu sana son yazışım. Sözcüklere yüklemeye çalıştığım duygularım, beyaz kağıtların keskin kenarlarıyla nasıl da parçalanıyor böyle... İlk kez yazmak böyle zor, anlatmak bu kadar olanaksız... İçimde çağıldayan herşeyin, sana doğru aktığını duyupta bunu anlatamamak; ne acı... Oysa, seni her düşündüğümde, sesim, zamanın ve mekanın olmadığı görünmeyen ince ipeksi bir yolda ilerleyip kulaklarına akmadı mı?..
Her düşündüğümde seni, yapmam gereken sadece izlemekti. Ruhumun sana akışı, o hızlı ama bir o kadar yavaş, delice ama bir o kadar sakin, coşkuyla ama nasıl huzurlu bir çağlamaydı onların hepsi... Hemen duyardın; büyük kalabalıklarda, iki kişilik yalnızlıklarda, yada gözlerin maviliklere kilitlenmiş... Duyardın... Hala duyuyorsun... Şimdi, şu an, seninle konuşurken, ruhunda geziniyorum yine... Baktığın yerden uzaklaşan bakışlarını, o kimselere hissettirmediğin bir anlık dalgınlığı, sadece anın yakaladığı o ince sızıyı... Kapa gözlerini... Sen hep duyacak mısın beni, ben hep anlatacak mıyım; bilmiyorum... Ama, madem ayrılanlar hala sevgili, ayrılanlar hala sevdalı, bu ayrılıkta bitmeli...
Ayrılık... Ne çok korkardık bu sözcüğe yüklenen anlamdan... Oysa şimdi anlıyorum ki, ayrılığın kendisi değil, ayrılmakmış asıl zor olan... Ayrılmayı başarana kadar yaşanılanlar, o kanatan acıtan korkulu bekleyişler... O kopuşu yaşamak, artık başka biri değil, sen olan o varlığı olduğu yerden çıkarmaya çalışmak, ağlamak git artık içimden diyebilmek, ama daha derken pişman olup hayır kal ne olur diye yalvarmak... Ne kadar zordu... Öyle içimdeydin ki, seni ordan çıkarmak kendimi paramparça etmek demekti... Ayrılık... O kanlı zafer... Şimdi paylaştığımız işte bu... İçimizde o boşluğun büyük acısı yüzümüzde birbirimizin kanı var hala...
Canımmmm, diyorum son kez sana... Bir daha demiyeceğimdendir bu, ve bir daha bir daha ??? senden başkasına denmiyecek bir kelimeydi
bu
Camii görevlileri köylerde salasını versin
Densin ki aşk hakkın rahmetine kavuştu
Cenazesi aşıkların en içten olduğu gecenin sabaha döndüğü vakit kılınacak diye
Toplansın aşkı sevenler, uğruna canlarını vereceğini iddia eden kızlar ve de erkekler
Yıkansın bir musallada
üzerine bulaşan dünya pislikleri temizlensin ki ebedi istirahatinde temiz görünsün
toplanın gelin üçer beşer,
kiminiz siyahları giyin
kiminiz dilinizde ağıtların en güzelini yakın
kimizinizse menfaatleri için son kez uğrasın cansız bedenin yanına
göstermelik durulsun namaza
çarçabuk kılınsın namazı
ardından nasıl bilirdiniz sorusuna ise
kendinizi kandırmak için hiç tanımadığımız meftayı hepbir ağızdan iyi bilirdik deyin
ve ardından bunu defalarca tasdik edin dilinizle kalbinizle yapamadığınız ölçüde
olmayan haklarınızı helal edin yüksek sesle
kara toprağın koynuna koyarken meftayı
kiminiz birinin yanına usulca yaklaşıp eski aşklardan dem vurun
anlatın dillere dolanan sevdaları
uğruna ölen sayısız aşığın masalını
kiminizse elinize aldığınız bir avuç toprağı atarken içinizden kalaylı bir küfür basın
ölecek bugünü mü buldun
dirin işe yaramadı ölünse tümden zarar diye
gözlerinizdeki kini sahte gözyaşları ile saklamayı ihmal etmeyin
son aşk da elveda derken bu dünyaya
Gitmiştim.. Saçımdan tırnaklarıma kadar boylu boyunca bir gidiştim...
Durakta beklemekle otobüse binmek arasındaki çırpınışları kaplıyordu aklım.. Aklım öyle sevimsizdir ki böyle zamanlarda, bulutlarla yerkabuğu arasında sıkışır kalırım.. Doyumsuz bir yolculuk şoku ardı ardına gözlerime saplanır..İki adımda bir kavşak serilir önüme. Karasızlık buhranı sonra... Her acının yürüdüğü söylence bir yol vardır.İşte kavşakları hep acıya ayarlanan gidişlerim bu söylenceye aldanır... Kandili kısık bir aydınlıkta zamanın geç kalmışlığında yolları birbirine düğümlerim... Günü ikiye böler acının kılıcı yüzüne yakışan rengi seçer, geceyi giyinir acının kanayan yarıklarından küçük adımlar geçer... Resmi sevinç, içi ezinç başlangıçla gözüm görmeye başlar. Dilim tatlanır, ceplerimde kıvranır ellerim.. Oysa yürek yeniktir hala.Bunu artık kim değiştirebilir. İnsan görebilirse erdiğini soğuk sokaklara sokulma vakti gelmiştir. Alnımdan su eksildiğinde, acıların kayaları küflendiğinde aynalara suretimin sığmadığı zamanlarda gözüme dokunacak bir göz olmadığında sırası gelmiştir çantayı sırtlamanın. o günden sonra bütün kent sokaklarında asit yağmurlarında tek başıma yürürüm. Yüzüm keskin bir mehtapta küskün bir kedi kadar kimsesiz, yüzüm kapalı tüller kadar sessiz...
Az evvel bütün ıışıkların ardına baktım yoktun!!
Bu kentte senin lisanını konuşuyorum aşk boyu.. Lisanım var inanıyorum öyleyse bu gözümü alan sessizlik neden? Bu sağır özlemin failini göster bana.. Her gün yüreğimi ipe götüren bir cellatı arıyorum..
Gözlerimi gösteriyorum kalabalığa gören yok mu? Peki tanıyan celladı mı? Bir yol daha uzadı önüme, kıyısında sıra sıra meşe kolyesi.. Her meşenin gövdesine bir kelime yazıp geçmşim o yoldan..S enden başka kim başarabilirdi ağaçlardan cümle kurmayı...Ve beklediğim oldu ağaçların yolun sonu denize çıktığı..Ben seni denizsizken bilirim... Gözlerindeki son damla maviyi ellerinle saklardın her seferinde.. Daha engelleri aramızdan söküp karşımıza almadan gittin... Deniz sıçradı üzerine, tuza, yakamoza aldanıp gittin!!!
Ne zaman rüzgar saçılsa bir kadıın saçlarına, benim bungun ellerim ağlıyor şimdi.. Gel ben ölmekteyim... Caddelerde adımlarım boğuluyor, gözlerindeki surları katlime örüp durma!! Rengi kokuşmuş yazlara mezarımı kazma!! Naçar oturup ağladığım, güldüğüm çay bahçelerinde denizden donuk gözlü balıklar bakıyor bana.. Vapurların bir bir sana seferi yok.. Gözlerimdeki kayıp ilanlarına aldıran da.. İç bükey bir acıyla geldiğim kentte enkaz oldum.. Bana ayrılan kül bulutlarını soğuruyorum şimdi.. Kanat ve el gibi tutabilir mi bir başka eli ey deniz?
Bugün varlığımın infazına hükmettim.. Durgun bir denizle yanan bir kentin arasında kaldım.. Yamacıma yanaşan şu gemi son kavşağım olsun. İsimsiz olsun.. Eylüle açılıyor dalgalar.. Ah kalbim üzerine çullanacak yine sonbahar.. Sulara sok kanlı saçlarını.. El salla tren istasyonuna, kıyıdaki cam kırıklarını damıt.. Olsa olsa bir sevgiden düşmüştür bu acı.. Peki neden ben oldum bu acının sarnıcı?
